28 Kasım 2015 Cumartesi

OYUN BAHÇESİ


Baki Ol’An,
Evrenkubbelerinden
İndikçe Gökkubbelerine
Çınlıyor hoş SESİ
Oyun Bahçelerinde,
Pırıl pırıl
Işıldıyor Hüsn-ü Cemali
Çocukların sevincinde,

Şimdi
Bir Ol’An iki Dost
Salkım saçak
Sallanıyor dünya salıncağında…
Bir Çocuk Bahçesinde

Bir Neşe
Pür Neşe
Sesleniyorlar İnsan’a
Hadi
Hadi
Hadi

Var Ol’Anın hepsi
An’da Ol’manın Neşesi,
Keşfin coşkusu ve sevinci
Çocuk Kalbinde;
Bir Tek An’a sığdırılmış
An Sonsuzlaşmış
Bir Çocuk Bahçesinde
Sallanıyordu Baki Ol’An
Yanında Ezel Ebed kardeşi
Kadir Ol’An.
Baki-Kadir,
Bir Çocuk Bahçesinde
Ezel Ebed
Sallanıyorlar dünya sahnesinde
Çocuklar gibi şen şakrak
Ve de bizatihi -çocuk-
NEŞE içinde
Haydi
Haydi İNSAN

Sen de gel

Çocuk Bahçesine

Ölümsüz  Ol’An  ne var ise

Sonsuz’un Oyun Bahçelerinde.



Nilgün Nart 

6 Eylül 2011 Salı

AŞKINLIK HİKAYESİ

AŞKINLIK HİKAYESİ

Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde
Henüz hava karanlık
Ve vakit çok erkendi…

Bir deniz
Bir damla
Ususl usul
Masalın içine içine akmaktayken
Ne isem cismen
Düşe kalka
Yola yeni koyuluyordum…

Alacakaranlık bir düş-Ten ibaretti
Terra’da uyanmışlığım,
Ki
Güneş doğduğunda
Yaprağımda eriyecekti
Çiğ damlası yalan-varlığım
Karışırken havaya ve suya
Yıldız tozlarımı serpecektim
-Ayak bastığım- toprağa
Ve
Yaşamın Ateşi
ismen kaybolurken alevlenecekti…
Yok Ol’an VAR-lığımdan

Biliyorum
Yok Ol’dukça VAR Ol’uyordum

Ah derdim
Ne ölümdü ne de doğmaktı
Sonsuzluğumda
Akmak
Akmak
Akmaktı
Durmak ne ölümdü ne de doğum
Ah gülüm
Durmak
Sonsuzlukta hep içine düştüğüm bir iz-düşümdü…

Yansımalar içinde değilmiydik
Evrenden inişlerimizde
Kendimizi SES’in boşluğuna bıraktığımız
Galaksilerde, köşe kapmaca oynar gibi
Bir kovalamacaya düşerdik gölgemizle
Ki
Alevli Dağın hemen eteklerinde buz tutuyorduk
İkiliğin görünüşlerinde…

Ah zaman ahh
Bizi bizden ayıran
Tunami karanlığıydın, gözlerimden yüreğime çöken
İşte bu An’dan sonrası tufan
Ne sen ne de ben
Ne manalar ne anlamlar

Ah tüm -nedenler-
N’eden-sizlerde…
Ki bilselerdi
İncir çekirdeğinde gizlemişlerdi
Neden-siz-leştikçe
Ol’uyordum
Seyr-i seferimde

Velhasıl Sevgili
Şimdi
Ayrılığın en zor dönemecindeyim
Sessiz Yürüyüşün kaç bininci yılında
Yorgun ve bitap düşmüş durumdayım
Kaosun yalanın dolanın içinde
Karanlığın ve çatışmanın zirvesindeyim…

Ol’anlar Ol’uyor…
Terralarda yerler yerinden oynuyor
Ruhlar sarsılıyor
Sahneler dağılıyor ve tekrar kuruluyor
Ah gözümün Nuru
Varlığımın Nedeni
Bilesin ki
Nedensizleştikçe
Yitiriyorum hayalini…

Nasılda isterdim -Sonsuz Bir Aşk Hikayesinde-
Ölümlü Ol’An bir sevgili olmayı
Ki
Bilirdim işte o zaman
Sonsuzlukta
Hercai bir kitabın içindeki öykü adresinde bulunmayı…

Ah Sevgili ah
Şimdi öykümüzün hem içinde hem dışındayım…
Neredeyim?

Ki
Kaygılandırsa da beni
Zaman zaman
İllüzyonların diyarı
Biliyor musun sevgili
Yangınların ve ateşlerin arasından
Hasretime koşmaktayım

Şükürler Ol’sun…
Şimdi burada bildiğimizi biliyorum
Bizi
Sonsuz zamanlar içinde
Habersiz gecelerde nasıl da birlikte öldüğümüzü
Ve karanlığa -birlikteyken- sabahı doğurabildiğimizi…

Dağların-çöllerin-kışların-tipilerin; Bilinmezim
Ki
Hepsi Bizim
Sonsuz Kabul ile
Gece ve gündüzleri, boynuma gerdanlık yaptım
Bize getiriyorum
Seferimden armağan…

Ufkumda usul usul esen
Özgürlüğün kanatlarına
Sana savrulduğum
Rüzgarlara ve fırtınalara,

Hiç görmemiş Tunami gözlerime
IŞIK Ol’uşuna…

Aşkı Sevgiyi hiç bilmemiş
Yüreğimin binyıllık zindanlarında
CAN Ol’uşuna…

Lütfedip üflediğin
Aşk’ın Nefesine
Şükürler Ol’sun

Sonsuz zamansızlıklarda
-Üretebildiğim- düşlerimin
Noktası Ol’dun
Sevgili
ki
Yitirdiğimde seni
Akıp giderim
Düşlerimin elinden
Esip geçerim
Yalçın kayalıklardan
Ve
Hırçın denizlerden…

Duyuyorsun SES’imi
Nedensiz Nedenim
Agnim
Gün-Eş’im

Eğer ki
Sesimiz varsa duymalıyız
Ateş isek yanmalıyız
Işıyorsak Ol’malıyız

Ey Ben deki, sen
Sen de ki, Ben
BİZ

“Zamanların ötesinde
Söz vermiştik,
Şimdi Burada Ol’maya

Ya Ol’mazsan, Ol’amazsan diye”

-Bizi- anlatıyordum
Terra’nın Şafağı sökerken
Yitip gitmekte Ol’An hayaline

Sen ve Ben
Ayrılığa savrulmadan
Sonsuz Aşk’ın Bahçesindeydik
Şimdi burada…
Nefesin, iletsin kalbine SES’imi

Hava henüz karanlık
Ve vakit çok erkendi

Yola yeni koyulmuştum

Ve
Zamanı hatırlamıyordum…

Belki
7 kat zaman 7 kat mekanın, peşrevinde…
Bir ihtimal belki de
7 kat gök 7 kat yerin faslı-n’daydım…

Sonsuz Bir AŞK Hikayesinin…
Kalbur zamanının…..
Evvel zamanı içindendeydim…..

Bir Yok’tum Bir Var’dım……….


Nilgün Nart 05.10.2010
İstanbul / Turkiye

27 Ağustos 2010 Cuma

AŞKINLIK MASALI

Bir Var’mış Bir Yok’muş…,


Karanlıkla örülmüş
Güneşlerin yitmekte olduğu
ve
Şafakların kaybolduğu
Semaların unutulduğu
Tara Düşlerine
Tamda vaktinde gelmiş bir Gezgindim
Hemen kapı aralığı gözlerinden süzülmüştüm
Soğuktan buz tutmuş Derinliklerine

Bir kadının yüreği gibi
Kraterler içinde ay dönümüydü hırçınlığım
Ve seni keşfe çıkışım
Daha dün gibi…
Hep başlamaz mıydık
Sona geldikçe
Tamda da oldu derken
Bir sonbahar mevsimi gibi
Dökülürdün hep
Evrenlerden galaksilere salkım saçak
Sararmış üzümler gibiydin
Ve ben sepet sepet güz üzümü toplamaya giderdim
Ruhumun ayrılık fırtınalarında
Kaybolacağımı bile bile…

Ve ardından
Maddenin kış tipisine tutulacağımı bilirdim
Belki de ölümdü beni sana çeken
Ve hep kar taneleri kadar naifliğimdi
Gücüm
O kadar yok olmaya hazırdım ki
Masalların anlatıldığı bir kış gecesinde
Sonu belli olan bir masaldı olmak istediğim
Ki bu yüzdendi
Kartanesinde yaşam bulmuşluğum
Kendimden kaçışın izindeyim
Biliyorsun
Dondururdum kendimi, sonsuzluğa savruluşumda
Ve
Çılgın bir serüvene yol alıyorum ayrılık başlangıcında
Bir türlü gidemediğimiz düşe
Belki de
Keşfe dalmak düşlemekti
Hep çocuk olarak kalmak evrende
Salkım saçaklarında dolanmak
Senin ışığının peşisıra
Ah sevgili
Ben mi sevmiştim bu oyunu
Yoksa asal -kış- sen miydin
Beni donduran
Bir kar tanesi görünüşünde var eden
Ve sen
Donmuş bir Buz Dağına Aşık Ol’An -sen-
Agni’m Ben’im
Ateşim
Bilyordun
Bizi
Doğamızı
Başlangıçta ve sonda
Birlikte durmaktı

Erimek ise Ölümdü Bize
Belki de Aşk’tı
Bundan sonra
Ne sen ne de ben varız düşlerde
Anladım sevgili

Bizim mevsimimiz KIŞ

Yaz bize yaramaz
Biz varlığımızı soğuktan ve mesafeden almaktayız…
Ateşimiz
Uzaklığımız
varoluşumuz
Başlangıç ve son

Biz seninle
İki kapıyız
Birbirimize geçebildiğimiz
Ve
Birbirimizden geçip gidebildiğimiz…

Sanki
Hep ikide durabildikçe geçit veren

Nicelerini gördük,
Erimek istediler
Ama
Ne ayrılıkta durabildiler,
Ne ikiliği sevebildiler
Ah bilseydiler ki
Sevgiliydiler
Bir, Bir ve işte iki oluverdiler
Derine baktığında iki, iki ve Bir’diler
Bilseydiler ki
Var’san varım demek içindiler…
Ve ne yazık ki
Ölmeyi bile beceremediler
ki
Doğabilsinler.

Sahiplenmekte oldukları için her şeyi
Tutuna tutuna
Ölüme kilitlendiler
Akmak varken ve başlangıçtan sona
Ve sonra yine
Sondan başlangıca

Tepine tepine
Yaşama direndiler
Sevmek varken -kış- ve -tipiyi-
Yazın ortasında hep gölgelik beklediler

Gölgede
Sönüp gittiler

Ne yazı sevdiler ne kışı
Ne sonu ne başlangıcı
Ne seni ne beni

Ne de AŞKI

AŞK’ın yanından da geçip gittiler

Hatırladığım…

Bir kış günüydü…

-Bir- düşlüyor
Ve
Anlatıyordu…

Masal Ol’muş Ben’i.


Bir Var’mış Bir Yok’muş…,

Nilgün Nart

11 Haziran 2010 Cuma

SONSUZ AŞK

SONSUZ AŞK

Aşık olan veya Aşk olan, aşkın ne olduğunu soramaz.

Çünkü "cevap" aşktır. Ve bunun sorusu yoktur. Ve birden bire olur.
Aşk, Aşkın ne olduğunu sormana bile fırsat vermez.
Ve Evrende sorusu olmayan Tek cevaptır.
Sorusu olmayan Tek "Cevap" olduğu içinde Nedendir.
Nedensiz Nedendir.
Basitçe olur. Basitçe olunur.

Fiziksel dünyada yaşanan aşkla ilgili, insanın yüreğinde belki sorular olabilir.
Aslında burada da sorular yoktur ama söze dökmek için vardır diyelim.

Fiziksel boyutta yaşanan aşkla ilgili sorular varsa, bunun aşk olup olmadığı anlaşılana kadar, içerde yanmaya başlayan alevle ilgili şüpheler endişeler ve yaşanmasına engel teşkil ettiği düşünülen bütün kalıplar sınırlar; aşkın alevini ya söndürür (genelde söndürür) yada alevini artırır.
Şüphe, endişe, sınırlar, inançlar; hissedilen aşkın üzerine bir tutam toprak bir fiske su biraz hava üflemek gibidir. Aşkın alevi söner. Yada bir parça ateş atmak gibidir. Aşk iyicene tutuşur. Alev alır.

Halbuki Aşk geldiğinde yapılması gereken ne var ney yoksa aleve atmak ve alevi güçlendirmektir. Aşkı güçlendirmektir.
Çünkü; Aşk önemli bir şeydir. Bu Dünyada bir insanın başına gelebilecek tek önemli şeydir. Ve Tanrısal bir Armağandır. Önemsenmesi gerekir. Ve sevgili aşkın kendisidir. Önemlidir.

Aşk ve Aşkın yansıdığı Sevgilinin vuslatına kavuşma arzusu serbest bırakıldığında Aşk yaşanır. Ve aşka engel olan her şey; duygu düşünce sınır kalıp nesneler kişiler her şey istisnasız her şey yakılır. Yakılmaktan maksat, Aşkın yaşanmasına engel olan her türlü “neden” görülür ve bu nedenlerin anlamsızlığının ve saçmalığının “bilişine” varılır. İçsel özgürlük demirlenir. Ve bütün boyutlara dalga dalga yayılır.
Bu An’da yürekte her şey toz duman, bir avuç kül bir avuç kordur. Mantık yavaş yavaş yok olur, düşünceler silinir, sınırlar erir biter. Bu oluşla birlikte huzur ve dinginlik ve teslimiyet yaşanır.

Aşk için; sevgiyle aşkla seve seve Sevgilinin varlığında erime başlar. Her şey Birleşir. Birleşmede iki yürekte yaşanan Aşkın alevi her şeyi yakarak saflaştırır ve damıtır.
Ve küllerinizden yeniden doğarsınız. İçsel özgürlük ilk kez deneyimlenir. İçsel Özgürlüğün ilk kez deneyimlenmesi, yürekteki “Yaşam” coşkusunu tetikler.

İlk kez gerçekten “yaşamak” için bir neden bulunmuştur.
Ve her şeye değerdir. Ve her şeyden bu noktada vazgeçersiniz. Aşk olduğunuz yerde, vardığınız kutsal An’da, bütün gemileri yakarsınız.
Çünkü Aşkı hissettikten sonra aynı zamanda bilirsiniz ki, eskisi olmazsınız. Unutamazsınız. Geriye dönmek biçarelik ve sefilliktir. Çıktığınız yerde sonsuza kadar tutsak kalmaktır.

Çünkü Aşk o kadar yoğun ve Gerçektir ki; Ondan başka her neden açıkça çok komik, saçma ve anlamsızdır.

Çünkü; Aşk olduğunda, “kendi” gerçek Varlığınızla karşılaşırsınız. Varlığınız, olduğunuz Aşkı hissediştir. İnsan hissediştir.

Mevlana'nın dediği gibi Aşk en büyük öğretmendir.
"Aşk; dünyanın yaratılış sebebidir. Dünya sevgi yüzünden yaratılmıştır. Ruh da sevgisiz var olamaz. Ve insan O'na Aşkla ulaşabilir."

Çünkü; kendi içinde yürümek için ve kendin olman için zaten bütün bu zihinsel hapishanenin dışına çıkman gerekir. Ve Aşkın adım seslerini duyduğunuzda kaçmazsanız, olduğunuz yerde durup Aşkı yaşamaya cesaret edebilirseniz, Aşk bunu sizin için doğal yollarla gerçekleştirir. Bu nedenle Aşk Tanrısal bir lütuftur.

Yaşanan Aşkı; içindeki çok boyutluluğunun bütün katmanlarından geçirerek Varlığının her boyutuna taşıyabildiğinde ve sahip olduğunu sandığın her şeyi bu aşkın alevine atıp yakabildiğinde ve onlardan istisnasız vazgeçebildiğinde bütün Varlığında Aşk olursun.

Ve Varlığının "Aşk" olması "kendinin" görülmesidir. Kendinin görülmesi ne olduğunun ve nasıl olduğunun da görülmesi demektir.

Bu Görüş dengenin kendisidir. Kendisi dengedir.

Ruh "Kendini" bildiğinde, kendini de her şey de bilir ve tanır.
Her şey dengededir. Mükemmeldir. Ve muhteşemdir.
Sorular ve cevaplar yoktur. Her şey anlaşılırdır. Temel kavranmıştır.
Ve yüreğinde ne varsa onu yaşar.
Yaşadığı ve yaşanmasına vesile olduğu ve yansıdığı her şeyi de dengeler.

Ve El İnsan, Aşk olmuş İnsandır.
Ve El İnsanın Aşkı sonsuzdur.
Çünkü Efendidir.
Aşkı seçtiği için ve yaşadığı için, Aşk, kişiyi Efendileştirir.
Çünkü Aşk sonsuzdur ve Varlığın “kendisidir”. Ve “Kendi” nedenidir.
Varlık “Kendi” nedeni olduğunda, “Kendisi” olabilir. Tanrısallaşır.

Bu nedenle “Kendisi” ne güçtür, ne de başka bir şey.
Kendisi aşktır. Ve aşkın içinde her şey Oradadır. Tam ve bütün, ihtiyaçsız zararsız ve koşulsuzdur. Yüce ve kutsal.

Ferhat’a, Fiziksel Dünyada sevgilinin vuslatına ermek için dağları deldirten Aşktır. Mecnun çölleri her adımlayışında varlığının bütün boyutlarına yayılan Aşktır. Mevlana’ya, kısa bir süreliğine Şems ile yansıyan ve bütün şiirlerini ve Mesnevisini yazdıran ve Semasında “kendini kendinde” döndüren İlahi Aşktır.
Hizmet ederken, İnsanın Varlığına ve Yaşamın azizliğine duyulan aşktır. Dosta duyulan muhabbettir. Yüreğini; karşılaştığın her yerde ve her şey de kaybetmene neden olan Aşktır. Yükseldiğin her boyutta sonsuza kadar Aşk olursun. Ve sonsuz olursun. Ve her boyutta Ol’ursun.

Alemin görünüşe çıkmışlığında, her varlıkta ve her şeyde sevgiyle koşulsuzca zararsızca ve ihtiyaçsızca yansımadır.
Efendi; olduğu Aşkı ve alevini, yüreğinde ne yaşamak istiyorsa, aynalara sevgiyle ve aşkla yansıtan ve dengeleyendir.

Basitçe “Kendi” Ol’uşunu yaşar.
Bu Ol’uştan doğan yansıma veya eylem; ne güçtür, ne hizmettir, ne görevdir.

Var olmanın dayanılmaz hafifliğinde, Aşk olan “Kendisini” yaşayıştır.


Yazan Nilgün Nart
2007 / İstanbul

AŞK

AŞK

Aşk, tanımlanamaz Ol'Andır.
Aşk, sevgiliden başka, siz olan her şeyin aklınızdan silinivermesidir.
Aşk, bütün hücrelerinizin ayağa kalkıp çılgınca dans etmesidir.
Aşk, ilk kez nedenlerinizin ve yaşayacağınız sonuçların aynı anda gelip gitmesidir.
Aşk, bütün görünüşlerin senin benim her şeyin, sevgilide bir An’da görülüvermesidir.
Aşk, sorularınızın ve cevaplarınızın bittiği, arayışlarınızın tükendiği yerdir. Sevgiliden başkasına ihtiyaçsızlıktır. Ekmektir, sudur, havadır.

Aşk, kainatın bütün ihtişamını, ve renklerini aynı anda algılama, ve içinde olduğunuz düşü, kainatın renkleriyle boyamanızdır.

Aşk, Ruhun sevgilide kendini görmesidir. Ruh sevgidir. Aşktır.
Aşk, aşkı görür ve bu görüş ve biliş içinde erir.

Şimdi – Burada; sonsuz sınırsız bir sevgiyle, yüreğinize yaşamın bütün renklerinin ve ritimlerinin akıvermesidir.

Belki yaşamınızda aşkın ayak seslerini gerçekten duymuş olabilirsiniz ama ne zaman geldiğini ve sizin içinizde çılgınca dans etmeye başladığını bilemezsiniz.

İnsanların çoğu aşkın ayak seslerini duymaya başladığında kaçar. Hiçbir zaman karşılaşmak istemez.
Aşkın ayak seslerinin uzaktan duymak bile insanı coşku ve yaşam enerjisiyle doldurur.

Ve dünyada yaşanan aşkların çoğu; aşkın adım seslerinde yaşanan aşktır.
Bir adımlıktır. Bir nefesliktir.
Başladığı yerde biter. Sanki bir serap görmüş gibi olursunuz.
Hiçbir zaman bu nadide serabın içine girip aşk yaşanmaya cesaret edilemez.

Çünkü çok benlikli egomuz, kendisinin; aşkın öznesi sevgilide bile tükenmeye ve yok olmaya kendini bırakamaz.
İnsanoğlu tek nefesliktir. İçinde çok benlik vardır. Her benlik için tek nefes gerekir. İçimizdeki benlerin çelişkili istekleri, kimlik ve etiket kaybı korkuları ve endişeleri aşkı yaşamamıza engel olur.

Çünkü Aşk, bütün kimlikleri üstümüzden söker alır. Bütün duvarlarımızı yıkar. Yıllardır üstünü örtmeye çalıştığımız ve kalın duvarlarla ördüğümüz ve ayağına bütün karanlıkları ve prangaları doladığımız gözü kara “Deli Çocuk” ortaya çıkar.
Aşk, içimizdeki deli çocuğun özgürlüğünün anahtarıdır. Yani gerçek Bizim.

Ve gerçek Biz, Efendidir. Saf duru sade bilge ve yaşamın özünü ve ne olması gerektiğini ve ne yaşamak istediğini bilen, tek bilişte ve tek görüşte mesafesiz yakınlıkta sevgide ve şefkatte durabilendir.

Efendi aşktır, aşk ruhtur, ışıktır, ruh özdür, öz yaşamdır.


Çok benlikli egolarımızda ölü yaşamlar yaşadığımız için, içimizdeki benliklerde veya kutuplarda çatışma halinde gelip gittiğimiz için, üzerine suçluluklarımız ve kaybetme korkularımız eklendiğinde aşkın ayak seslerini duyar duymaz kaçmamıza şaşmamak gerek.

Aşk bütün evrenin ortasında çırılçıplak durabilmektir.

Ne iseniz o şekilde olmanız demektir.

Ve dünyada insanlar aşkın ayak sesini duyar duymaz kaçtığı için ve onu kalın duvarların arkasına en karanlık yerlere hapsettiği için, yaşamın kendisi ve özü her zaman yaşanmadan ve tamamlanmadan kalır.

Sanırım içimizde kaybolmuşluğumuzun, yalnızlığımızın ve ne yaparsak yapalım hiç gitmeyen anlamsızlığın nedeni ömrümüz boyunca aşkın ayak sesleriyle yetinmemiz ve aşk içinde erimekten korkarak kaçmamız olabilir.
Ve yıllar yılları kovalar artık ne gözümüz görür ne kulaklarımız aşkın sesini duyabilir. İçimizdeki deli çocuk çoktan çıkıp gitmiştir. Şimdi yaşanan; sonbaharda yere düşeceğini bilen ve kendini bir avuç toprağa teslim eden kuru bir yaprak gibi canlı daldaki, ölü bir bekleyiştir.

Aşk erimek demektir. Erimek, şimdiye kadar bildiğimiz her şeye ölmek demektir. Yeni olmak yenilenmek yeniden doğmaktır.

Dünyada hiçbir şey yeni değildir. Yeni gibi görünür ama her şey eskidir. Her gün aynı karanlığı acıyı sefaleti yozlaşmayı didişmeyi mücadeleyi yaşamaktan yorgun yüreklerimiz, sıradan günlerin ve olağan duygusuzlukların içinde tükenip biter. Bütün mücadele kendimizi oyalayıştır.

Ve kendimizi kaç yaşına gelirsek gelelim hep on sekiz yaşında; aşkın ayak seslerini duyduğumuz yaşta hissederiz.

Kendimizi hep on sekiz yaşında hissetmemizin nedeni, aşkın ayak seslerinde takılı kalmış olmamızdır. Aşkın ayak seslerinde takılı kalmak bile bir insanı bütün bir ömrü boyunca besleyebiliyor ve bir tutkuyla bütün yaşamına anlam ve mana kazandırabiliyorsa, aşkın içinde erimenin ne kadar tehlikeli bir coşku olduğunu artık siz hissedin. Nasılda sizi yakıp kül edeceğini ve küllerinizden sizi yeniden doğuracağını siz bilin.

Kelebek gibi. Tırtıl iken bir kelebeğe dönüşmek aşktır. Tırtılın kozası onun külüdür.

İnsan; şimdiye kadar sahip olduğu ve bildiği her şeye aşk için ölerek ve aşk içinde eriyerek küllerinden yeniden doğabilir. Doğanın “kendiside” aşkın yaşamın ve sevgilin dolayısıyla insan olmanın değerini derinden anlayacağı için olduğu; sevgide ve merkezinde dengelenecek ve onunla birlikte bütün dünya ve evren dengelenecektir.

Aşk; sonsuzluğun kapısıdır. O kapıdan geçildiği zaman ne siz kalırsınız ne de kapı.

“Aşk; insanın; kendini kendinde aşmasıdır.”

“Aşkınlıktır”

Yazan Nilgün Nart
2007 /İstanbul

AŞK

AŞK

Aşk, tanımlanamaz Ol'Andır.
Aşk, sevgiliden başka, siz olan her şeyin aklınızdan silinivermesidir.
Aşk, bütün hücrelerinizin ayağa kalkıp çılgınca dans etmesidir.
Aşk, ilk kez nedenlerinizin ve yaşayacağınız sonuçların aynı anda gelip gitmesidir.
Aşk, bütün görünüşlerin senin benim her şeyin, sevgilide bir An’da görülüvermesidir.
Aşk, sorularınızın ve cevaplarınızın bittiği, arayışlarınızın tükendiği yerdir. Sevgiliden başkasına ihtiyaçsızlıktır. Ekmektir, sudur, havadır.

Aşk, kainatın bütün ihtişamını, ve renklerini aynı anda algılama, ve içinde olduğunuz düşü, kainatın renkleriyle boyamanızdır.

Aşk, Ruhun sevgilide kendini görmesidir. Ruh sevgidir. Aşktır.
Aşk, aşkı görür ve bu görüş ve biliş içinde erir.

Şimdi – Burada; sonsuz sınırsız bir sevgiyle, yüreğinize yaşamın bütün renklerinin ve ritimlerinin akıvermesidir.

Belki yaşamınızda aşkın ayak seslerini gerçekten duymuş olabilirsiniz ama ne zaman geldiğini ve sizin içinizde çılgınca dans etmeye başladığını bilemezsiniz.

İnsanların çoğu aşkın ayak seslerini duymaya başladığında kaçar. Hiçbir zaman karşılaşmak istemez.
Aşkın ayak seslerinin uzaktan duymak bile insanı coşku ve yaşam enerjisiyle doldurur.

Ve dünyada yaşanan aşkların çoğu; aşkın adım seslerinde yaşanan aşktır.
Bir adımlıktır. Bir nefesliktir.
Başladığı yerde biter. Sanki bir serap görmüş gibi olursunuz.
Hiçbir zaman bu nadide serabın içine girip aşk yaşanmaya cesaret edilemez.

Çünkü çok benlikli egomuz, kendisinin; aşkın öznesi sevgilide bile tükenmeye ve yok olmaya kendini bırakamaz.
İnsanoğlu tek nefesliktir. İçinde çok benlik vardır. Her benlik için tek nefes gerekir. İçimizdeki benlerin çelişkili istekleri, kimlik ve etiket kaybı korkuları ve endişeleri aşkı yaşamamıza engel olur.

Çünkü Aşk, bütün kimlikleri üstümüzden söker alır. Bütün duvarlarımızı yıkar. Yıllardır üstünü örtmeye çalıştığımız ve kalın duvarlarla ördüğümüz ve ayağına bütün karanlıkları ve prangaları doladığımız gözü kara “Deli Çocuk” ortaya çıkar.
Aşk, içimizdeki deli çocuğun özgürlüğünün anahtarıdır. Yani gerçek Bizim.

Ve gerçek Biz, Efendidir. Saf duru sade bilge ve yaşamın özünü ve ne olması gerektiğini ve ne yaşamak istediğini bilen, tek bilişte ve tek görüşte mesafesiz yakınlıkta sevgide ve şefkatte durabilendir.

Efendi aşktır, aşk ruhtur, ışıktır, ruh özdür, öz yaşamdır.


Çok benlikli egolarımızda ölü yaşamlar yaşadığımız için, içimizdeki benliklerde veya kutuplarda çatışma halinde gelip gittiğimiz için, üzerine suçluluklarımız ve kaybetme korkularımız eklendiğinde aşkın ayak seslerini duyar duymaz kaçmamıza şaşmamak gerek.

Aşk bütün evrenin ortasında çırılçıplak durabilmektir.

Ne iseniz o şekilde olmanız demektir.

Ve dünyada insanlar aşkın ayak sesini duyar duymaz kaçtığı için ve onu kalın duvarların arkasına en karanlık yerlere hapsettiği için, yaşamın kendisi ve özü her zaman yaşanmadan ve tamamlanmadan kalır.

Sanırım içimizde kaybolmuşluğumuzun, yalnızlığımızın ve ne yaparsak yapalım hiç gitmeyen anlamsızlığın nedeni ömrümüz boyunca aşkın ayak sesleriyle yetinmemiz ve aşk içinde erimekten korkarak kaçmamız olabilir.
Ve yıllar yılları kovalar artık ne gözümüz görür ne kulaklarımız aşkın sesini duyabilir. İçimizdeki deli çocuk çoktan çıkıp gitmiştir. Şimdi yaşanan; sonbaharda yere düşeceğini bilen ve kendini bir avuç toprağa teslim eden kuru bir yaprak gibi canlı daldaki, ölü bir bekleyiştir.

Aşk erimek demektir. Erimek, şimdiye kadar bildiğimiz her şeye ölmek demektir. Yeni olmak yenilenmek yeniden doğmaktır.

Dünyada hiçbir şey yeni değildir. Yeni gibi görünür ama her şey eskidir. Her gün aynı karanlığı acıyı sefaleti yozlaşmayı didişmeyi mücadeleyi yaşamaktan yorgun yüreklerimiz, sıradan günlerin ve olağan duygusuzlukların içinde tükenip biter. Bütün mücadele kendimizi oyalayıştır.

Ve kendimizi kaç yaşına gelirsek gelelim hep on sekiz yaşında; aşkın ayak seslerini duyduğumuz yaşta hissederiz.

Kendimizi hep on sekiz yaşında hissetmemizin nedeni, aşkın ayak seslerinde takılı kalmış olmamızdır. Aşkın ayak seslerinde takılı kalmak bile bir insanı bütün bir ömrü boyunca besleyebiliyor ve bir tutkuyla bütün yaşamına anlam ve mana kazandırabiliyorsa, aşkın içinde erimenin ne kadar tehlikeli bir coşku olduğunu artık siz hissedin. Nasılda sizi yakıp kül edeceğini ve küllerinizden sizi yeniden doğuracağını siz bilin.

Kelebek gibi. Tırtıl iken bir kelebeğe dönüşmek aşktır. Tırtılın kozası onun külüdür.

İnsan; şimdiye kadar sahip olduğu ve bildiği her şeye aşk için ölerek ve aşk içinde eriyerek küllerinden yeniden doğabilir. Doğanın “kendiside” aşkın yaşamın ve sevgilin dolayısıyla insan olmanın değerini derinden anlayacağı için olduğu; sevgide ve merkezinde dengelenecek ve onunla birlikte bütün dünya ve evren dengelenecektir.

Aşk; sonsuzluğun kapısıdır. O kapıdan geçildiği zaman ne siz kalırsınız ne de kapı.

“Aşk; insanın; kendini kendinde aşmasıdır.”

“Aşkınlıktır”

Yazan Nilgün Nart
2007 / İstanbul

3 Temmuz 2009 Cuma

VUSLAT II

http://www.dailymotion.com/video/x9r29j_vuslatnylgun-nart-can-atyllanin-muz_creation


VUSLAT II

Anlatamadıklarımda
Sessizliğimdesin
Sevgili
Can ve Canan Ol'An

Dinle
Asırlarca süren bir yalnızlığın
Ve sensizliğin tükenişindeyim
Sensizlik ki
İçinde var olamadığım bir Yokluk
Sensizlik ki
Ölümlerden ölüm beğendiğim Sonsuz bir An

Anlardan bir “An” geliyor
Yıkılıyor zamanlar dünyamdan
Ayrılık
Karanlık bir örtü gibi
Sinsice yayılıyor Ruhuma
Dağılıyorum
Alemlerin dört bir yanına
Çığlıklarım indiriyor
Güneşleri göklerden
Eridiğim
Okyanusların derinliklerine

Her damlada
Her hücremde
Ayrı ayrı ölüyorum
Sensizliğine
Dönüyorum her An’da
Sonsuz tükenişlerime

Zerremdeki Atoma kadar
Yangın yeriyim

Sensizliğin her An’ında
Aşka ve sevgiye
Hiçlikten kaftan biçenim

Ah Sevgili ah
Sensiz
Seni biriktiriyorum
Yüreğimdeki Evrenlerde

Sensizliğin gölgelerindeyim

Sen Ol’An Sonsuzluğun
Anıları silindikçe
Gölgeler dalgalanıyor
Sahillerimde
Issız
Ve Bensiz
Bir beden gemisi
Kederlerin tam orta yerinde
Demirledim kendimi
Senin gök gözlerine

Ah sevgili ah
Bir avuç kül gibiyim
Koralevlerin üstünden
Savrulan
Ve yine
Tohum misali düştüğüm
Toprağından
Sınırsızlığın
Sonsuz seferine hazırlanan

Dizildi yüreğime
Alemler ve Evrenler
Seni Arayışın
Kaç bininci yılında
Vuslatın için
Senden
Bir Ses
Bir Hu
Dilemekteyim
Ve bilmekteyim ki
Bekleyişlerimin gölgesinde
Aşk Ol’Anı;
Ben’de
Yüreğimde
Can ve Canan eylemekteyim

İşte tam bu An’da
Bir nefes vuslattayım
Bin nefes ayrılıktayım
Bir adım içerdeyim
Bir adım dışardayım
Bilmem ki
Her seferde
Neden bu kadar kederdeyim
Sana
Bir o kadar yakın
Bir o kadar da uzaktayım


Sevgili
Can ve Canan Ol’An
Seni Arayışın
Kaç bininci yılında
Vuslatın için
Senden
Bir Ses
Bir Hu
Dilemekteyim


Nilgün Nart